Arşiv

Archive for the ‘Mantık’ Category

Sirklerde kılıcı nasıl yutuyorlar?

Nisan 19, 2009 Hasan Gürsoy Yorum yapın

İster inanın, ister inanmayın gösterilerde kılıcı yutanların yaptıkları numara sahte değildir. Gerçekten kılıcı yutarlar. Ana problem gırtlak adalelerini rahatlatmayı öğrenmek, böylece yutkunmaya mani olmaktır. Bu özellik haftalar boyu süren egzersizlerle kazanılabilir. Kılıcın boğazı kesme ihtimali yoktur, çünkü her iki tarafı da keskin değildir, yani kördür. Kılıcın ucu sivri gibi görünür ama midenizin tabanına ulaşamayacak boyda bir kılıç seçerseniz bu da problem yaratmaz. Kılıç ve alev yutmanın büyük ustalarından Dan Mannix, bu konuda 1951 yılında bir kitap bile yazmıştır. Mannix bu işi başarabilmek için haftalar boyunca, günde en az bir saat, kesme ihtimali olmayan bir kılıç ile çalıştığını söylüyor. Birinci problem yutkunma refleksinden çıkmış. Yine haftalarca öğle yemeği yemeyerek, kılıç boğazdan girerken boğazın büzüşmesi problemini halletmiş. Sonunda bir gün kılıcı sokarken boğazı gevşeyebilir hale gelmiş. Mannix işin en zor yanını geçtiğini zannederken esas zorlukla Adem Elma’sı denilen yerin arkasında karşılaşmış. Oradaki kıvrımı da geçmeyi başardıktan sonra, kaburga kemiklerine de dikkat ederek, kılıcı kabzasına kadar yutabilme yeteneğini kazanmış.

swallow

swallow - kılıç yutma

Kılıç yutmayı evde kendi kendine öğrenmeye kalkışmak son derece tehlikelidir. Hele bu numarayı yaparken konuşmayı profesyoneller düşünmezler bile. Yutmadan önce ve sonra kılıcın steril hale getirilmesi de çok önemli bir husustur.
Çok az da olsa katlanabilir kılıçları kullanan bazı hilebazlar ortaya çıkınca, Mannix kılıcı gerçekten yuttuğunu ispatlayacak başka numaralara geçmiş. Özel olarak imal edilmiş, çok ince kalınlıktaki, elektrik bağlantıları sadece bir tarafında bulunan, ‘U’ şeklindeki bir neon tüpü yutmuş. Elektrik verilip neon lambası yanınca, ışık vücudunun dışından da görülmüş. Böylece bu tip şeyleri gerçekten yuttuğunu ispatlamış.
Mannix ve asistanları işi öyle geliştirmişler ki, kızgın, kızarmış kılıçları yutma numaraları bile yapmışlar. Tabii önce asbest bir kılıç kınını yutarak.

Neden tekerlekler geriye doğru dönüyormuş gibi görünür?

Şubat 29, 2008 Hasan Gürsoy Yorum yapın

    Çoğunlukla sinema ve televizyonda film seyrederken böyle görünür. Bu illüzyon stroboskop (hareket incelemek için kullanılan aralıklı ışık veren alet) etkisinden kaynaklanmaktadır, çünkü hareketli görüntüler, sabit görüntülerin birbiri ardınca hızla gösterilmesiyle elde edilir. Helikopter rotorunun dört pali (kanadı) olduğunu varsayalım. Eğer rotor, 1/30 saniyede (bir video görüntüsündeki resimler arası zaman) ¼ turdan azıcık daha yavaş dönerse, her resim kanatları bir önceki resimdeki yerlerinden azıcık geride gösterecektir. Bütün bu görüntüleri bir araya koyduğunuzda pervane geriye doğru dönüyormuş gibi görünecektir. Arabalarda tekerlek parmaklığı da aynı etki ile geriye dönüyormuş gibi görünür.
Bu etkinin iç mekanda, çok hızlı titreşen floresan ışığı altında da olabileceğini hatırlatalım. Çıplak gözle görülmesi ise şöyle olur; gözünüzün tepki süresi saniyenin 1/5′i ile 1/30′u arasındadır, eğer dönmekte olan pervane kanadının açısal hızı bu tepki süresiyle çakışırsa, her devir bir öncekinin üstüne binecek, ve kanat hareketsizmiş gibi görünecektir. Eğer açısal hız tepki süresinden birazcık daha az ise, üst üste binme gerçekleşmeyecek, kanat usul usul geriye doğru gidiyormuş görüntüsü verecektir. Eğer kanat üst üste binme noktasındakinden biraz daha hızlı dönüyorsa, ağır ağır saat istikametinde yani ileriye doğru dönüyor gibi görünecektir. Devir hızı gözün tepki süresinden çok farklı ise bu etki kaybolur, ancak devir frekansı gözün tepki süresinin iki katına çıkarsa, üst üste binme her devirde iki kez tekrarlanır.
Stroboskopik gözlemden, dönen ya da salınım yapan makineleri, işleyişleri sırasında incelemek için de yararlanılır.

Categories: Mantık, Neden, Teknik Bilgi

Neden yarış bisikletleri ince lastik kullanır?

Şubat 29, 2008 Hasan Gürsoy Yorum yapın

Fizik kurallarına göre yüzey alanının sürtünmeyi etkilememesi gerekmiyor. Fakat bu yargının tam tersine hava sürtünmesi tamamen yüzey alanına bağlıdır ve ince tekerlek daha az hava sürtünmesi demektir. Ayrıca ince tekerlekler daha az kütleli oldukları için sebep oldukları eylemsizlik momenti de daha az olacaktır. Bu da bisikletin daha kolay hızlanmasını sağlar.

Categories: Mantık, Neden, Spor, Teknik Bilgi

Neden beynimizin tamamını kullanamıyoruz?

Temmuz 27, 2007 Hasan Gürsoy Yorum yapın

Beynimiz yaklaşık 10-12 milyar arası nöron (sinir hücresi) içerir. Ancak bilindiği üzere beynimizin çok düşük bir yüzdesini kullanırız. Bunun nedeni aslında, olgun haldeki sinir hücrelerinin (yani bilgi depolayan nöronların) kendi kendilerini yenileyebilme özelliklerini yitirmiş olmalarıdır. Yürütülen bilimsel çalışmalar olgun sinir hücrelerinin kendilerini yenileyebilmeleri üzerinde önemli gelişmeler kaydettiyse de, bu yenileme oldukça yavaş ve sınırlı miktarlarda gerçekleşmektedir.
Beynimiz, yaşamımız boyunca edindiğimiz bilgileri depolar. Kazanılan her yeni bilgi, sinir hücrelerine işlenir ve buradaki birçok diğer sinir hücresi ile gerekli sinir bağlantılarının kurulması şekli ile depolanır. Günlük olağan işlevleri yerine getirebilmemiz, öğrenilen her yeni bilgiyi etkin bir şekilde kullanabilmemiz ve olaylar arasında bağlantı kurarak yorum yapabilmemiz, bu depolanmış veriler ve oluşturulmuş sinir hücresi bağlantıları sayesinde gerçekleşir. Normal yaşlanma süreci içerisinde, beyin hücrelerimiz de yaşlanır ve zamanla hücre ölümleri gerçekleşir. Herhangi bir darbe veya hastalık durumunda da beyin hücrelerimizin önemli bir bölümünü kaybedebiliriz. İşte bu gibi durumlarda, önemli kabul edilen bilgilerin yeni sinir hücrelerine aktarılması ve yeni sinir bağlantılarının kurulması gerekir. Bu işlem sırasında da beyin, kullanılmayan ve bir nevi “yedek” görevinde olan sinir hücrelerini kullanır. Yine benzer şekilde, her yeni “öğrenme” durumunda da yeni sinir hücreleri kullanılır ve gerekli bağlantılar oluşturulur. Sinir sisteminin dinlenme durumunda olduğu uyku süreci, bu aktarımların yapıldığı ve bağlantıların kurulduğu en önemli aşamadır. Bu nedenle, düzenli uyku alışkanlığı, sinir sisteminin en verimli şekilde çalışması üzerinde oldukça etkilidir.
Kısacası, eğer beynimizin büyük bir yüzdesini (veya %100′ünü) kullanıyor olsaydık belki bu evrendeki en zeki canlılar olabilirdik. Ancak hiç şüphesiz, en kısa verimli yaşam süresine sahip canlılardan birisi de bizler olurduk.

Categories: Mantık, Neden, İnsanoğlu

Neden bilgisayar klavyeleri alfabeye göre dizilmemiştir?

Temmuz 27, 2007 Hasan Gürsoy 1 yorum

Bunu bilmek sizi de şaşırtacak, ancak dünyada Q klavye olarak bildiğimiz tuş dizilimi aslında daktilonun icat edildiği ilk günden beri değişmedi. Neden tuşların bu şekilde dizildiği konusunda da çeşitli rivayetler olmasına rağmen şimdilik en yaygın kabul gören hikaye şu: Yazı makinesinin mucidi olan Christopher Latham Sholes, 1867′de cihazın patentini alarak ilk çalışan örnekleri ortaya koyduğunda cihazın tasarımından kaynaklanan mekanik bir sorunla karşılaşır. İcat ettiği yazı makinesinin harfleri kağıda basmak üzere kullandığı mekanik harf kolları, kapalı bir kutunun içinde yer almaktadır ve iki kol birden kağıda doğru havalandığında içerde sıkışmaya neden olmaktadır. Sholes bu problemin çözümü için, kullanıcının yazım hızını yavaşlatmak üzere harflerin yerlerini alabildiğine karıştırarak en çok kullanılan harfleri elin en zor ulaşabileceği yerlere yerleştirmeyi uygun görür ve Q klavye adını verdiğimiz harf dizilimi ortaya çıkar. Daha sonra bu cihazın üretim hakkını satın alarak 1874′te seri üretime geçen E. Remington & Sons firması aynı harf dizilimini kullanmaya devam eder ve cihaz bu harf dizilimiyle tanınır. Erken kalkan yol alır misali, bu dizilim bir daha değişmez.

Tabii bu konuda anlatılan başka efsanevi hikayeler de var. Örneğin bu hikayelerin bir diğeri şunu iddia eder: İlk üretilen yazı makinesinin adı “Sholes & Glidden Type Writer” olarak geçer. Buradaki “Type Writer” kelimelerini oluşturan harflerin tamamı Q klavyenin en üst sırasında yer almaktadır. Böylece satıcılar, bir kağıda kolayca “Type Writer” yazarak ürünlerinin yeteneğini karşılarınmdakine gösterme şansı bulmaktadırlar.

Bu arada, tarih boyunca Q klavyenin daha iyi alternatifleri olabileceğini düşünenler de olmamış değil. Örneğin Washington State Üniversitesinden Prof. Dr. August Dvorak, 1932 yılında İngilizce’de çok kullanılan harflerin klavyenin en kolay ulaşılabilir yeri olan orta sırasına toplandığı bir klavye dizilimi önerir. Dvorak’ın araştırmalarına göre, sekreterlerin parmakları gündelik yazı işleri sırasında Q klavyede 16 mil yol alırken Dvorak klavyesinde sadece 1 mil yol almaktadır. Ancak daktilo ustalarının Q klavyeye olan mevcut alışkanlıkları ve piyasanın Q klavye tarafından çoktan istila edilmiş olması nedeniyle Dvorak’ın klavyesi yayılamaz ve kaybolup gider.

Q klavye dışında, Türkçe için kullanılan F ve diğer bazı ülkelerde kullanılan A klavye dizilimleri de mevcut. Bunlar da Dvorak’ın yapmaya çalıştığını temel alarak, kullanıldıkları ülkelerin diline göre yaygın kullanılan harfler elin nispeten kolay ulaştığı merkez konumlara yerleştirme amacı taşıyorlar ve bu sayede yazım hızını artırmayı hedefliyorlar.

Stone QWERTY

Neden su altında bulanık görürüz?

Temmuz 10, 2007 Hasan Gürsoy Yorum yapın

Denize dalıp gözlerimizi açtığımızda etrafı bulanık görürüz ama deniz gözlüğünü takınca her şey netleşir. Anlaşılıyor ki, gözümüzün önünde deniz gözlüğünün içindeki hava olmadıkça, suyun içinde görme işlevinde bir aksama olmaktadır.

Gözümüzün dışbükey şeklindeki dış yüzeyi sadece bir mercek görevi görür. Bu mercek olmadan gözümüz ışığı alıp, arka taraftaki retina tabakasına odaklayamaz. Yani gözümüzün dışı bir görme elemanından ziyade, görüntünün ince ayarını yapan basit bir mercektir.

Işık, havadan suya veya bir prizmanın içinden geçerken olduğu gibi, farklı yoğunluktaki cisimlerden geçerken kırılır. Bunu biliyoruz. Gözümüzün yoğunluğu ve dışbükeyliği öyle ayarlanmıştır ki, gelen ışık kırılma sonucunda gözümüzün arkasındaki retinada odaklaşır.

Işığın sudaki hızı, gözümüzü geçerkenki hızı ile yaklaşık aynıdır. Ancak suyun yoğunluğu farklı olduğundan buradan gelen ışık, havadan gelecek ışığa göre yoğunluğu ayarlanmış gözümüzde tam kınlamaz, görüntü retinada tanı odaklaşamaz ve suyun altında cisimleri flu görürüz.

Eğer su ile gözümüz arasına bir cam koyar ve arkasında havanın bulunduğu bir boşluk bırakırsak, sudan havaya geçen ışık oradan gözümüze gelerek normal olarak kırılır ve görüntü de retina da net olarak odaklaşır.

Categories: Doğa, Mantık, Neden, İnsanoğlu

Neden şemsiyelerin çoğu siyahtır?

Haziran 13, 2007 Hasan Gürsoy Yorum yapın

Şemsiyeler ilk olarak 3400 yıl önce Mezopotamya’da, bir rütbenin, bir ayrıcalığın sembolü olarak kullanılmaya başlandı. Bu ilk şemsiyeler Mezopotamyalıları yağmurdan değil, yakıcı güneşten korumak için kullanılıyordu.
Şemsiyeler yüzyıllar boyu hep güneşten korunmak için kullanıldı. Bugün bile bazı Afrika kabilelerinde şefin arkasında yürüyen bir şemsiye taşıyıcısı görülmektedir. Hatta İngilizce’de şemsiye anlamındaki ‘umbrella’ kelimesi, Latince gölge anlamına gelen ‘umbra’ kelimesinden türemiştir.
Milattan önce 1200 yıllarına gelindiğinde şemsiye Mısırlılarda biraz dini bir anlam kazandı. Gökyüzünün Tanrının vücudundan yapılmış, dünyayı koruyan bir şemsiye olduğuna inanıyorlardı ve başlarının üzerinde taşıdıkları şemsiye yüksek ahlak sembolü idi.
Romalılar şemsiye kültürünü Mısırlılardan aldılar ama onu hep kadınsı bir sembol olarak gördüler ve erkekler tarafından hiç kullanılmadı. Yağlı kağıttan yapılan şemsiyelerin yağmuru da geçirmediği görülünce, kadınlar tarafından yağmurda da kullanılmaya başlandı. Artık antik tiyatrolarda, yağmurda kadınlar şemsiyeler altında rahat rahat otururlarken, erkekler şırıl sıklam ıslanıyorlardı.
Avrupa’da şemsiyelerin yaygın olarak kullanılmasına 1700′lü yıllarda başlanmıştır. Bu yıllarda şemsiyelerin yünlü kumaşlarının üstü bir çeşit yağ ile sıvanıyordu. Bu yağ kumaşa su geçirmez bir özellik kazandırıyor ve siyah bir renk veriyordu. Siyah renkli bu şemsiyeler erkekler tarafından da benimsendi ve güneş için olan beyaz şemsiyeler kadınların, yağmur için olan siyahlar ise erkeklerin vazgeçilmez aksesuarları oldu.Bir çeşit yağ ile sıvanan siyah şemsiyeler gerçekten yağmuru hiç geçirmiyorlardı ama ömürleri de pek uzun sürmüyordu. Zamanla daha kaliteli şemsiyeler üretildi, ancak siyah renk su geçirmezliğin bir garantisiymiş gibi algılanmaya devam edildi. Günümüzde yazın şemsiye kullanma adeti pek kalmadı ama yağmurda erkekler siyah şemsiye taşımada hala ısrarlı. Kadınlar ise cıvıl cıvıl renklerdeki şemsiyelerle dolaşıyorlar.

Black Umbrella

Categories: Eski Mısır, Mantık, Neden