Arşiv

Archive for the ‘Doğa’ Category

Camın arkasında güneşte bronzlaşabilir miyiz?

Nisan 19, 2009 Hasan Gürsoy Yorum yapın

Hayır. Güneşte cildimizin renginin değişmesini sağlayan güneş ışığının içindeki ültraviyole (UV) ışınlarıdır ki bunlar camdan geçemez. UV ışınları görünmeyen, yüksek enerjili, kısa dalga boylu ve görebildiğimiz renk dağılımında mor rengin ötesinde yer alan ışınlardır. Bunun için çok güneşli bir havada, güneş tam karşıdan gelirken araba kullandığımızda yüzümüz değil de açık olan pencereye yaslı kolumuz kızarır.
Bizim bronzlaşma ve çok sağlıklı görünüyoruz diye beğendiğimiz, derimizin güneş altında rengini değiştirmesi olayı aslında ‘derma’ diye bilinen cildimizin ikinci tabakasındaki pigment hücrelerinin bir reaksiyonudur. Bu hücreler UV ışınlarına maruz kaldıklarında ‘melanin’ denilen daha koyu pigmentlerin miktarını artırırlar. Bu koyu pigmentler derimizin üst tabakalarına gelirler ve böylece derimizin rengi koyulaşır.
Melanin, UV ışınlarını emer, yani vücudun melanin üretimini artırması, vücudumuzu UV ışınlarının tehlikeli etkilerinden korumak içindir. Ama bir noktadan sonra bu da geçerli değildir. Güneşin altında ne kadar yanmış olursak olalım, derimizin rengi ne kadar koyulaşırsa koyulaşsın, yine de güneş ışığının içindeki UV ışınlarının yarısını derimiz içine almaya devam edebilir.
Aşırı UV ışınlarına maruz kalmak sonunda deri kanserine bile yol açabilir. Her yıl yarım milyon insanda bu hastalık görülmektedir. Özellikle gençler arasında giderek artmaktadır. Gerçi bu tür, genellikle başarı ile tedavi edilmektedir ama ciğere veya beyine yayılabilecek çok daha kötü türleri de vardır.
Çok güneşli havalarda UV ışınlarından korunmak, şapka ve gözlük takmak tavsiye edilir. UV ışınları gözlerimize de çok zararlıdır. Unutmayalım ki, vücudumuzdaki en ince deri göz kapaklarımızdadır. Güneşe çıkmak zorunda kalmayacaksa koruma faktörü yüksek krem ve yağlar kullanılmalıdır.
UV ışınları cisimlerden de yansır. Bu nedenle gölgede kalmak da çare değildir. İnsan gölgede de yanabilir.

suntan-linesGüneş enerjisi tahmin edilenden çok daha güçlüdür. Yeryüzünde 3 kilometrekarelik bir tarlanın bir gün boyunca güneşten aldığı enerji, Hiroşima üzerinde patlatılan atom bombasının salıverdiği enerjiye eşittir. Bombadan enerji bir anda boşaltıldığından, şok dalgaları oluşmuş ve ölümcül olmuştur.

Küresel Isınma için biz ne yapabiliriz?

Şubat 13, 2009 Hasan Gürsoy Yorum yapın

Ulaşım

  • Gereksiz yere uçak kullanmayalım. 500km’den kısa mesafelerde tren kullanmak daha az enerji tüketir ve daha az kirlilik yaratır.
  • Mümkün olduğunca toplu taşıma araçlarını kullanmaya özen gösterelim.
  • Yürüyerek gidebileceğiniz bir yere motorlu araçla gitmeyelim.

Devlet Olarak küresel ısınmaya karşı yapılabilecekler

  • Öncelikle Türkiye’nin gerçekçi bir sera gazı değerlerini belirlemek.
  • Hidrolik enerjiden en fazla yararlanmak.
  • Rüzgar enerjisi, güneş enerjisi, jeotermal enerji ve diğer yenilenebilir enerji kaynaklarını teşvik etmek.
  • Boş arazileri ağaçlandırmak.
  • Orman yangınlarını kontrol etmek.
  • Termik santrallerde, iyi yakma metotlarını geliştirmek ve kaliteli yakıt kullanmak.
  • Isınma amaçlı yakıtları kontrol etmek.
  • Halkı bilinçlendirmek.
  • Tarım politikasını gözden geçirmek.
  • Turizm planlamasını yeniden yapmak.

Yerel Yönetimlerin küresel ısınmaya karşı yapabilecekleri

  • İklim değişiminin etkilerini çocuklarımız ve onların çocukları daha çok yaşayacaklar. Bu nedenle, okullarda iklim değişimi konusunda eğitici programlar düzenlemek.
  • Enerji ve su tasarrufunu projelendirerek uygulamaya sokmak.
  • Yeni su kaynakları ve yenilenebilir enerji kaynakları bulmak.
  • Sera gazlarını azaltacak önlemleri ve denetimleri artırmak.
  • Altyapı ve yerleşim planlamalarında iklim değişimi etkilerini göz önüne almak.
  • Büyük şehirlere göçü cazip halden çıkartmak, geri göçü özendirmek.

Birey Olarak küresel ısınmaya karşı yapabileceklerimiz

  • Evde en çok kullanılan 5 ampülü en az enerji tüketen cinslerle değiştirmek. 2.5 milyon evde yapılan bu uygulama ile 1 yılda 800.000 aracın atmosfere verdiği sera gazına eşdeğer tasarruf yapmış oluyoruz. Aynı zamanda elektrik faturamız da düşük gelecektir.
  • Evlerdeki 2. televizyonları teke indirmeliyiz.
  • Klimaların filtrelerini 3 ayda bir değiştirmeliyiz. Kirlenen filtreler hava akışını yavaşlatacağından cihaz daha fazla enerji harcayacaktır.
  • İşyerinize veya evinize alacağınız yeni ekipmanların mutlaka enerji tasarrufu fazla olanlarını tercih edin.
  • Su kullanımındaki savurganlık, hem enerji tüketimini, hem de su tüketimini artırmaktadır. Örneğin, diş temizliğinde ve traş olurken musluklar mutlaka kapatılmalıdır.
  • Tuvaletlerin sifonları, sızıntılara karşı gözden geçirilmelidir.
  • Ekili hobi bahçenizi mutlaka küçültün. Sulama gerektirmeyen alanları büyütün. Az sulama gerektiren bitkiler dikin.
  • Aracınızı hortumla değil de kova su ile yıkayın.
  • Evinizde ve işyerinizde, kullanmadığınız zamanlarda lamba, TV, radyo, bilgisayar gibi elektronik cihazların fişlerini çekin/kapatın.
  • Yaz aylarında evinizin güneş alan penceresine beyaz perde takın ve gün boyu kapalı tutun.
  • Ağaç dikin. Her ağaç atmosferden önemli ölçüde sera gazı (CO2) emer.
  • Yakın mesafelere yürüyün. Uzun mesafeler için metro ve tramvayı tercih edin.
  • Tüketimi azaltın.
  • Aracınızı düşük hızda kullanın. “Para sizin olabilir ama dünya hepimizin.”
  • Bunları çevrenizdekilere anlatın.

kaynak.: kuresel-isinma.org

Ev çiçekleri bize nasıl zarar verebilirler?

Ocak 21, 2009 Hasan Gürsoy Yorum yapın

Evimizdeki bitkiler veya süs çiçekleri solunumlarında gündüzleri havadaki karbondioksiti alarak oksijen verirler ama geceleri ise bizim gibi oksijen alarak karbondioksit verirler. Bu nedenle de çiçeklerle aynı odada uyumanın, havadaki oksijen azalacağı için zararlı olabileceği konusunda genel bir inanış vardır. Aslında bu doğrudur ama sanıldığı kadar tehlikeli değildir.
Konuyu daha iyi anlamamız için bir bitkinin aynı anda yaptığı iki işi bilmemiz lazım. Birincisi hücrelerin nefes alışı, ikincisi de ışık ve klorofil özümlemesi diye de adlandırılan fotosentezdir. Bu iki olay tamamen birbirinden farklı, iki ayrı işlemdir.
Tüm canlı hücrelerde olduğu gibi bitki hücrelerinin de yaşayabilmeleri için havadaki oksijene ihtiyaçları vardır. Havadan nefes yolu ile aldıkları oksijenle şeker gibi gıda moleküllerini yakarlar, enerji kazanırlar. Bu, gündüz ve gece yaşamları boyunca durmaksızın devam eder.
Bitkilerin yapraklarındaki hücreler aynı zamanda gündüzleri ışıkla birlikte fotosentez işlemini gerçekleştirirler. Yani bitki gündüzleri her iki işlemi birlikte yaparken geceleri sadece nefes almaya devam eder. Fotosentez işleminde bitkiler havadan karbondioksiti alıp oksijen verirler. Ancak hücreler buradan çıkan oksijeni nefes almada tekrar kullanırlarken, nefes verişteki karbondioksiti de fotosentezde kullanırlar.
Ortalama yetişkin bir insan, hareketsiz durumda bir dakikada 15, bir günde 20 bin kez nefes alır. Her solumada yarım litre hava ciğerlerine girer. Yani dakikada 7-8 litre havayı ciğerlerine çeker ve tekrar verir. Bu, günde 11 bin litre hava demektir. Aslında nefes alırken havadan oksijen alıp karbondioksit veririz ifadesi de tam doğru değildir.
Aldığımız havada hem oksijen vardır, hem de karbondioksit. Verdiğimizde de aynı şekildedir ama oranları değişiktir. Ciğerlerimize aldığımız havadaki oksijen oranı yüzde 21 iken dışarı verdiğimizdekinde yüzde 16′dır. Yani her nefeste aldığımız havanın yüzde 5-6’sı vücudumuzda oksijen olarak kullanılır. Dolayısıyla havadan aldığımız günlük oksijen miktarı ortalama 570 litre civarındadır.
Gündüzleri yeterli ışık altında, bitkilerdeki fotosentez işlemi, bitkinin nefes almasından daha yoğundur. Yani ortaya fazladan oksijen çıkar ve gündüzleri odanızdaki havadaki oksijen miktarını artırırlar. Geceleri ışık olmadığından ve karanlıkta fotosentez işlemi yapılamadığından, nefes almaya devam eden bitkilerden çıkan karbondioksit miktarı daha çoktur.
Evlerimizdeki bitkilerin veya süs çiçeklerinin gündüz çıkardıkları fazla oksijen ve gece verdikleri karbondioksit miktarı, insanın soluduğu havanın içindeki oksijen miktarı yanında o kadar azdır ki sağlığımızı etkileyebilmesi mümkün değildir. Ancak kapısı, penceresi hava sızdırmaz küçük bir odada, dev bitkilerle birlikte yatma gibi bir alışkanlığınız varsa başka tabii…

24 ayar altın ne demektir?

Ocak 21, 2009 Hasan Gürsoy Yorum yapın

Bizde altının saflığını gösterme ölçüsü olarak genellikle ‘ayar’ kelimesi kullanılır, ama uluslararası piyasada kullanılan kelime ‘kırat’tır. ‘Kırat’ hem altının, hem de elmas ve diğer kıymetli taşların ölçümünde kullanılan bir birimdir.

24 ayar altın

24 ayar altın

Elmas ve değerli taşları ölçmede kullanılan ‘kırat’ın bir birimi 200 miligrama (0,200 gram) eşittir. Yani 20 gramlık bir elmasınız varsa, bu 100 kıratlık bir elmastır. Doğada bulunan elmasın büyüklüğü çok seyrek olarak bir santimetrenin üzerindedir. Bugüne kadar bulunan en büyük elmas 3.106 kıratlık ‘Cullian’dır. Bundan 530 ve 517 kıratlık iki büyük ve 100 küçük elmas işlenmiştir.
Altında kullanılan ‘kırat’ veya ‘ayar’ ise altının saflığını gösterir. 24 kırat (ayar) altın, içinde karışık başka bir metal olmayan yüzde yüz saf altındır. Tamamen saf altın çok yumuşak olduğundan genellikle bakır veya gümüş ile karıştırılır. Her bir kırat (ayar) altının tümünün 24′de biridir. Örneğin bir bileziğin 24′de 18′i altın, 24′de 6’sı da gümüşten yapılmışsa, o bilezik 18 kırat (ayar) altındır.
Altını Ölçmede kullanılan bu komik sistem, yaklaşık bin yıl evvelki Almanların Mark isimli bir altın parasından kaynaklanmaktadır. Tamamen saf altından yapılan bu para 4,8 gramdı ve elmas ölçü biriminde ağırlığına göre 24 kırat ediyordu. Sonradan içine başka maddeler karıştırıldıkça içindeki altın miktarına bağlı olarak kırat ölçüsü düşürüldü.
Altın beyaz, kırmızı, sarı gibi çeşitli renklerde beğenimize sunulur. Altın, bakır ile karıştırılmışsa ‘kırmızı altın’, gümüş ile karıştırılmışa ’sarı altın’, nikel veya platin gibi metaller içeriyorsa ‘beyaz altın’ adı verilir.

Categories: Doğa, Nedir?, Teknik Bilgi, İnsanoğlu Etiketler:, ,

Eski insanlar tuvaletlerini nasıl yapıyorlardı?

Ocak 21, 2009 Hasan Gürsoy Yorum yapın

İnsanlar tarihlerinde çok uzun bir süre tuvalet kullanmadılar. Başlangıçta hayvanlar nasıl yapıyorlarsa, onlar da öyle yaptılar. İşlerini en yakın çalının dibinde veya bir ırmak kenarında görebiliyorlardı. Ancak toplumlar geliştikçe, köyler, kasabalar ortaya çıktıkça tuvalet ihtiyacını karşılamak için daha uzak mesafelere gitme zorunluluğu doğdu. Ayrıca açıkta bırakılan atıkların yarattığı kötü koku ve hastalık tehlikeleri de insanlarda bu konuda bazı önlemler almanın zamanının geldiği bilincini oluşturdu.
Binlerce yıl önce Sümerler, Mısırlılar ve Hindistan’da yaşayanlar oturakta oturup, ihtiyaçlarını giderdikten sonra oturağa düşenleri uzakta bir yerlere döküyorlardı. İki bin yıl önce ise Romalılar ilk basit tuvaleti kullanmaya başladılar. Atıklar oturdukları deliğin içine düşüyor, deliğin altından akan su onları uzağa taşıyordu.
Çiftçilerin, açık arazide çalışanların ise zaten böyle bir dertleri yoktu. Tarlanın bir köşesine çukur kazıyor, çukur yeterince dolunca, toprakla dolduruyor ve başka bir çukur kazıyorlardı. Geceleri ise yataklarının altında bir lazımlık bulunduruyorlardı.
Ortaçağda kale ve şatolarda atık bir delik vasıtası ile binanın etrafındaki su birikintisine düşürülüyordu. Bir yere tuvaletini yapıp, onu bir tanktan gelen su ile sürükleyip, uygun bir yere bırakma fikri ilk olarak Kraliçe 1. Elizabeth zamanında, 1589 yılında John Harrington’dan geldi. Ancak o zamanlar İngiltere’deki evlerde ne böyle bir tankı dolduracak, ne de atığı alıp götürecek su sistemi vardı.
Günümüzdekilere benzer bir tuvalet ancak iki yüzyıl sonra 1778′de İngiltere’de bir saat yapımcısı olan Alexander Cumming tarafından tasarlandı ve Joseph Bramah tarafından geliştirildi. Tuvaletlerden evlere yayılan kötü koku ise 1849 yılında Stephen Green’in ‘U’ şeklinde bir boruyu tuvaletin çıkışına monte etmesi ile son buldu. Tuvaletlerin ve günümüzde lavaboların da altında bulunan bu ‘U’ şeklindeki boruda her zaman bir miktar su kalır ve kokunun oluşmasını önler. Tabii o zamanlar tuvaletler dökme demirden yapılıyordu. Sonra düzgün yüzeylerinin temizlenme kolaylığı bakımından seramik tuvaletler üretilmeye başlanıldı. 1888 yılında ise tuvaletlere zinciri çekilince suyu akan klozetler ilave edildi.
Bizde tuvaletler için hela, kenef, ayakyolu, WC., 00, yüznumara gibi birçok isim kullanılır. ‘WC.’ İngilizce ismindeki ‘Water Closet’in baş harfleridir. Yüznumaranın hikayesi ise değişik. Eskiden Fransa’da otellerde tuvaletler koridorların uçlarındaydı. Odaların her birine birer numara verirken, tuvaletlere numarasız demişler ve ‘00′ diye işaretlemişlerdi. Fransızca’daki ‘numarasız’ kelimesi ile ‘100 numara’ kelimesi hemen hemen aynı telaffuz edildiğinden, bizde Fransızcası biraz kıt birinin tercüme hatası sonucu ‘yüznumara’ olarak yerleşmiştir.

Neden şarj olmayan pilleri sarj etmemeliyiz?

Kasım 17, 2008 Hasan Gürsoy Yorum yapın

Şarjlı piller her ne kadar hayatımızı kolaylaştırsa ve atık pil miktarını azaltsa da bilinçsizce pil şarjetme tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Siz siz olun şarj edilmeyen (non rechargeable) pilleri şarj etmeye kalkışmayın.

Birinci neden, pilleriniz alev alabilir ve belki de büyük çaplı bir yangına sebep olabilir.

İkinci neden, piller şarj sırasında akabilir ve zehirli gaz çıkışına sebep olabilir. Pillerin akması durumunda, akan madde çevredeki metal yüzeylere sıçrayabilir ve hasara neden olabilir (oksitlenmeye neden olabilir).

Üçüncü neden, şarj cihazınızın aşağıdaki hale gelmemesi için.

Sis nedir?

Ekim 26, 2008 Hasan Gürsoy Yorum yapın

Sis, toprakla temas halindeki bir buluttur. Temelde, sisle atmosferin yükseklerindeki bir bulut arasında fark yoktur. Bir bulut toprağa ya da denizin yüzeyine kadar alçaldığında sis diye tanımlanır.

San Francisco'da sis

San Francisco'da sis

Sis genellikle gece vakti ve sabahın erken saatlerinde, alçak, çukur kara parçaları üzerinde veya su yüzeyinde görülür. Bu durumun sebebi, soğuk hava akımının, kara parçasının veya suyun daha sıcak yüzeyine sürtüşmesidir. Özellikle sonbaharda çok sık görülür. Çünkü sonbaharda geçen her günle, hava toprağa veya suya oranla daha çabuk soğumaktadır. Durgun gecelerde karanlık bastıktan sonra, alçak yerlerde toprağın yüzeyine yakın ince tabakalar halinde sis oluşur. Geceleri toprağın soğumasıyla, alçaktaki hava da daha soğuklaşır. Bu soğuk hava tabakasının nemli ve daha sıcakça havayla birleştiği yerlerin hemen üzerinde sis meydana gelir.

Şehirlerdeki sisin kırlık, açıklık yerlerdeki sise oranla daha yoğun olması genel bir kuraldır. Şehirlerin havası tozla doludur. Fabrika ve kalorifer bacalarından boşalan kurumla yüklüdür. Bunların küçük su zerrecikleriyle karışması hemhal olması, yoğun sis tabakalarını oluşturur. Dünyanın en sisli bölgelerinden biri sayılan Newfoundland açıklarında, Kutup dairesinden güneye akan soğuk su üzerindeki ılık hava, nemlilik akımlarıyla yoğun sis yaratır. Suyun soğukluğu, havanın nemliliğini çok küçük, zerrecikler halinde su damlacıkları olarak yoğunlaştırır. Bu damlacıklar yağmurun yağmasına sebep olacak kadar büyük değildir. Havada sis olarak kalır.

San Fransisco yöresindeki sisler bunun zıttı bir düzenden oluşmaktadır. Sıcak kumsallar üzerinde serin, hatta soğuk sabah esintileri vardır. Bir gece önce yağmur kumu nemlendirmişse, buharlaşan nemlilik kalın, yoğun sis tabakalarını şekillendirir.

Sisin genellikle bulutlardan daha yoğun görünmesi, sisteki su zerreciklerinin daha küçük olması nedeniyledir. Çok sayıdaki küçük su damlacıkları, daha az sayıdaki büyük su damlacıklarına oranla daha fazla ışık emer. Bu da onların daha yoğun tabakalar halinde görülmesi sonucunu doğurur.

Sis türleri

  • Radyasyon sisi
    Açık ve durgun gecelerde ısı kaybı sebebiyle yer yüzeyi ve yüzeye yakın hava soğur. Yerden yukarı doğru yükseklik arttıkça atmosferde ters bir sıcaklık dağılımı ortaya çıkar. Alt seviyelerde hava soğuktur. Yükseklik arttıkça sıcaklık da artar. Soğuma havanın çiğ noktasına kadar inerse sis meydana gelir. Gece başlar, gündüz hava ısınınca, öğleye doğru ortadan kalkar.
  • Adveksiyon (Yatay Hava Hareketi) Sisi
    Sıcak ve nemli havanın soğuk bir yüzey üzerine hareketi ile alt katmanların soğuyarak su buharının yoğunlaşması sonucu oluşan sislerdir.
  • Oroğrafik (Yer Şekili) Sis
    Yatay hareket eden havanın yer şekli etkisiyle yükselerek soğuması neticesinde oluşan sislerdir. Yer şekli etkisiyle yükselme hafif hafif ve yataya yakın olmalıdır.
  • Cephe Sisleri
    Karşılaşan iki farklı hava kütlesinden sıcak olanın soğuk olan üzerinde yükselerek soğuması neticesinde oluşan sislerdir.
Categories: Doğa, Nasıl, Nedir? Etiketler:, ,